Dünyaya yeni gelmiş konuşamayan, duyamayan, tepki veremeyen, sizi görüp göremediğinden bile emin olamadığınız bir şeyi bu derece sevmek ve özlemek sizce de garip değil mi? Bir sohbetiniz yok onu tanımıyorsunuz, ortak düşünceleriniz, hobileriniz yok aslında yaptığınız bir aktivite de yok ama yanında çok huzurlu ve mutlusunuz, ve bu mutluluğu sadece onu izleyerek bulabiliyorsun. Peki bu nasıl oluyor sizce? Aslında biraz düşününce anlamak çok da zor olmuyor. Biz tabiri caizse çivisi çıkmış dünya da kirlenmiş sevgilerin içinde bulduğumuz o saf, çıkarsız, menfaatsiz sevgiye hayranız. Baktığımız o küçük suratlarda ki sevginin masumiyetini seviyoruz. Kimi zaman sevilmek için gözümüzün en içine bakan, kalbimize dokunan bakışlarında kendimizden bir şeyler buluyoruz. Kalbimizin en ücra köşesine attığımız o kilitli odalardakileri uyandırışına iyileşme umuduyla sarılıyoruz. O küçük ellerde kendi acziyetimizi görüyor, elimizi sımsıkı tutuşundan etkileniyor, ona yardım etmek istiyor bırakmıyoruz o bizi bırakmayana kadar.
Hülyalara daldırıyor bizi acaba diyoruz bu güçsüz eller kalem mi tutacak yoksa tornavida mı, sonra daha tanışmadığımız o küçücük kundağa sarılı masumiyet dediğimiz o minik için endişeleniyoruz korkuyoruz.
Bize bu kadar duyguyu yaşattığından bizi hem sevindirip hem endişelendirişinden ona olan bu hayranlığımız. Karabalığın içindeki dinginlik, bütün renkleri içinde barındıran beyaz oluşundan, içimizdeki duyguların en masum tarafı oluşundan, bu küçük ellere olan zaafımız...
“Yaslan göğsüme sevdiğim, Benim gönlüm gök gibidir, açık deniz gibidir, Pas tutmaz benim içim, yeryüzü gibidir... Sen ki bulut gibisin, Ay gibisin güneş gibi bazen...” | Erdem Bayazit, Aşk Risalesi
Yorumlar
Yorum Gönder